top of page

En sevdiğin renk ne?

Doğduğumuzdan beri içinde bulunduğumuz ortama göre şekillenen değer yargılarımız, doğrularımız ve yanlışlarımızla sanki çok ciddi ve önemli bir iş yapıyormuş gibi bir tavır takınarak çoğu birbirine benzeyen günler geçirip adına yaşamak diyoruz.


Oysa ki yaşamak, ben dahil birçok insanın çok da iyi beceremediği ama aslında bildiğimiz yollardan çok daha basit olan bir var olma biçimi bence. Biz sadece bir şeyler olmaya çalışıyoruz, çoğu zaman yaşamıyoruz ki. İyi bir anne, iyi bir evlat, iyi bir çalışan olmak için her gün kendi kendimize yeni görevler edinip bunların üstesinden gelebilmek için de en iyi ihtimalle 'bir miktar' kaygı yaşıyoruz.


Etiketler ve unvanlara o kadar çok anlam yüklüyoruz ki... Yıllardır her gün geçtiğimiz sokakta kaç bina olduğunu, tabelaların rengini ezberden söyleyemiyoruz ama ortamlarda satarım derdiyle hiç ilgi duymadığımız popüler kültür bilgilerini ışık hızıyla ezberliyoruz.


Kimse kimseye,

"En sevdiğin renk ne?"

"Şu an nerede ne yapıyor olmak isterdin?"

"Sence yaşamak nedir?"

"Seni neler üzer?"

"Seni neler heyecanlandırır?"

"Çocukluğuna dair en güzel hatıraların neler?"

"Keşke şöyle yapsaydım dediğin bir şey var mı?"


gibi sorular sormuyor. Herkes durmadan birbirinin mesleğini, mezun olduğu üniversiteyi, kaç kardeşi olduğunu, evinin kira olup olmadığını, evli mi yoksa bekar mı olduğunu, çocuk sahibi olup olmadığını, ne kadar maaş aldığını, ne zaman emekli olacağını, nereye tatile gideceğini, sosyal medya kullanıcı adını, telefonunun markasını, arabasının modelini ve kaç km olduğunu sorup duruyor.


Kimse kimseyi gerçekten tanımak istemiyor. Kimse kimseyi gerçekten umursamıyor. Kimse kimseyi gerçekten merak etmiyor.


Bir insana gerçekten onu tanımak için sorular sorduğunuzda ya ona aşık olduğunuzu sanıyor ya da deli olduğunuzu.


"İki yıl içinde öleceksin, yine de bu şekilde yaşamaya devam mı?" desen işini, eşini, şehrini değiştirecek olan milyonlarca insan var ama hiçbiri şu an kılını kıpırdatmak istemiyor. Hepsi ortalama 80 yıl yaşayacağını varsayıyor.


Mutsuz bir evliliği, nefret ettiği işte çalışmayı sürdüren insanlar hep aynı şeyi söylüyor: "O kadar kolay değil işte"


Halbuki o kadar kolay olmalı. Mutsuz olduğumuz hiçbir yerde hiçbir koşulda bulunmayacak kadar basit olmalı. Ama yapamıyoruz...


O kadar çok ciddiye alıyoruz ki her şeyi. Oysa ki sonrası yok. Yarın yok. Herhangi bir canlı gibi sıradan bir şekilde öleceğiz ve yokluğumuz üç beş kişi dışında kimseye koymayacak. O üç beş kişi de üç beş sene içinde normal hayatına dönecek. Biz sanki çok önemli kişilermiş gibi davrandıkça ve birbirimizin yüzüne de bu yalanı tekrarladıkça ölüm fikri çok uzak ve yabancı gelmeye devam edecek. Ama aslında tek gerçek bu.


Bedeni büyümüş çocukların hepimiz. Oyun oynamak istiyoruz. Sevmek ve sevilmek istiyoruz, dikkat çekmek istiyoruz, takdir edilmek istiyoruz, özlenmek istiyoruz, önemsenmek istiyoruz, aklımıza geleni uygulayabilmek istiyoruz... Ama dünya ve toplum bizi öyle bir noktaya getiriyor ki çoğu zaman içimizden geleni değil söylememiz gerekeni söylerken, yapmamız gerekeni yaparken buluyoruz kendimizi. Sonra da yaşayamadıklarımızın, heveslerimizin boğazımızda koca bir yumru olmasını izleyerek topluma ayak uyduruyoruz -sırf öyle olması gerektiğini sandığımız için.-


Reddedilmekten, başarısız olmaktan, duygularımızı açıkça ifade etmekten, rahatsız olduğumuz şeyleri evirip çevirmeden söylemekten, özür dileyip (gerçekten) telafi etmeye çalışmaktan, başarısızlıklarımızla yüzleşmekten, berbat ettiğimiz işleri en iyi şekilde tekrar yapmak üzere söz vermekten, yardım istemekten deli gibi korkuyoruz.


Buraya kadar okuyan olduysa tebrik etmekle birlikte söylemek istiyorum ki hayat gerçekten çok kısa ve biz onu saçma kaygılarla bok etmekte ustayız. Çocuk kalabilenlere sonsuz teşekkürler, sizler de olmasanız hayat çekilmezdi...

231 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


Post: Blog2_Post
bottom of page