top of page

Kendini İnşa Üçlemesi: Tat Alma Kapasitesi Üzerine Bir Deneme

Güncelleme tarihi: 6 gün önce


Dünya, içindeki boşluğu dışarıdan aldığı parlak nesnelerle doldurmaya çalışan insanlarla dolu. Oysa gözden kaçırdığımız yalın bir gerçek var: İç dünyanız bir şantiye halindeyse, dışarıya diktiğiniz gökdelenlerin hiçbir hükmü yok.

 

Çünkü insan, dünyayı olduğu gibi değil; kendi ruhunun genişliği kadar deneyimler.

 

Montaigne, taa yüzyıllar öncesinden bu hakikati fısıldamıştı ve görünen o ki hala da geçerliliğini koruyor:

 

“Dünyanın bütün nimetleri elinde bile olsa, onları tadabilecek bir ruh gerekir. Çünkü bizi mutlu eden; bir şeye sahip olmak değil, onun tadına varabilmektir.”

 

Montaigne Ne Demek İstiyor?


Aslında çok net:

Eğer içiniz boşsa, dışarıyı neyle doldurduğunuzun zerre kadar önemi yok.

Önce kendinizi inşa etmelisiniz; dünya zaten size ayak uydurur.

 

Bu, basit bir “kişisel gelişim” çağrısı değildir.

Bu, insanın yaşamla kurduğu ilişkiye dair ontolojik bir tespittir:

İç yapı güçlenmeden, dış yapı yalnızca dikkat dağıtır.

 

Stoacıların “iyi yaşam” dediği şey de tam olarak budur:

Koşulları değil, onlara verdiğimiz tepkileri eğitmek.

Çünkü kontrol alanımız sınırlıdır ama anlam verme biçimimiz hala bizim sorumluluğumuzdadır.

 

Kendini inşa edebilmek için bence bu cümledeki üç konu kritik:

 

  1. Sahiplik mi, Deneyim mi?


Gardırobunuzun pahalı parçalarla dolu olması ya da banka hesabınızdaki rakamlar…Bunların hiçbiri tek başına bir anlam ifade etmez.

Eğer o ipek gömleğin içindeyken ruhunuz daralıyorsa, bir vitrin mankeninden çok da farkınız yoktur.


Bilirsiniz, Montaigne’e göre insanın trajedisi, sahip olduklarının efendisi değil, çoğu zaman mahkumu olmasıdır.


Gerçek lüks; nesnelerin mülkiyetine değil, o mülkiyetin bizde uyandırdığı rafine duyguya yatırım yapmaktır.


Tadını çıkaramadığımız, derinliğini hissedemediğimiz hiçbir şey aslında bize ait değildir.Sadece kısa bir süreliğine üzerimizde duruyordur.


Nesne biriktirmeyi bırakıp, o nesnelerin yaşattığı eşsiz anları biriktirmeye odaklandığımızda;

sahiplik anlam değiştirmeye başlar.

 

  1. Ruhun Hazırlığı


Kaliteli bir şampanyayı alelade bir bardakta ya da yanlış bir ruh haliyle içmek, o emeğe yapılmış sessiz bir saygısızlıktır.

 

Hayat, aynı şeyleri sunsa da;herkes aynı derinlikte karşılayamaz.

Hayatın sunduğu nimetleri kabul edebilmek için önce sizin o estetik seviyeye çıkmanız gerekir.


İçsel bir derinliğiniz, o anın hakkını verecek bir zarafetiniz yoksa; dünyanın en lüks sofrası bile sizin için yalnızca “doymak”tan ibaret kalır.


Bir yemeğin lezzeti sadece şefin maharetiyle ilgili değildir.

Sizin damak tadınızın ve iştahınızın ne kadar hazır olduğuyla da ilgilidir.


Hayatı hakkıyla yaşamak; ruhu bu büyük ziyafete hazırlama sanatıdır.

 

  1. Anın Farkındalığı


Sahip olmaya odaklanmak gelecekle ve hırsla ilgilidir.

Tadına varmak ise bütünüyle “şimdi” ile…

Sürekli yarına ertelenen mutluluk, Montaigne’e göre hiç var olmamış bir mutluluktur.

 

Yani hep bir sonraki hedefi, bir sonraki başarıyı kovalamak, zihni yoran bir illüzyon.

Gelecek hırsı, bugünün ışıltısını söndüren karanlık bir gölge.


Evet, bir şeyi elde etmek teknik olarak bir başarı.

Ancak yeterince çalışan herkes bir şeyler elde edebilir zaten.


Asıl doyum; tadını çıkarmaya, sahip olduğunuz gücün ve imkanın bugünkü yankısını hissedebilmekte.

“Şimdi”yle temas kuramayanlar, gelecekte de sürekli eksik hisseder.

 

Şimdi Bir Tık Rahatsız Olalım


Montaigne'in beni sarsan bu cümlesi hakkında buraya kadar bir şeyler karalamak kolay oldu. Bahsettiklerim okuyunca kulağa da hoş geliyor gibi.

Kendimizi inşa etmeek, rafine zevkleer ve anı yaşamaak... 😊 

Gayet teorik, hatta genel olarak romantik ve tabii kabul edilesi, değil mi?


Peki şimdi küçük, rahatsız edici bir gerçeği;

bu sayfayı kapatınca ne olacağını konuşalım hadi 😊

 

Eminim ki; neredeyse hepimiz bu tarz yazıları okuyup, bir de güzel cümlelerin altını çiziyoruz.

Sonra altını çizdiğimiz yerler, hayatımızın üstünü pek örtmüyor 🤷🏼‍♀️

ve biz yine o görkemli isteklerimizin peşinden koşmaya devam ediyoruz.

 

Çünkü kendimizi inşa etmek; ipek bir gömlek satın almaktan çok daha sancılı, sabır isteyen ve "pahalı" bir süreç. Aynaya bakıp oradaki boşlukla yüzleşme cesareti gerektiriyor.

 

Montaigne’in bahsettiği o "tadan ruh" da bir gecede oluşmuyor maalesef.

Ve dürüst olalım, o ruhu inşa edemediğiniz sürece, dünyanın en iyi şarabı damaklarınızda sadece bir sirke tadı bırakmaya devam edecek. (Konumuz burada şarap değil 😊)

 

Şimdi şu soruyu bırakarak yazımı sonlandırıyorum:

 

  • Elinizdeki her şeyi, tüm etiketlerinizi ve mülklerinizi bir kenara bıraktığımızda; geriye kalan o "siz", gerçekten tanışmaya değer biri mi?

  • Yoksa sadece çok iyi paketlenmiş bir boşluktan mı ibaretsiniz? Karar sizin.

 

Ben kendi kadehimi, bu sorunun cevabını dürüstçe verebilenlerin şerefine kaldırıyorum. 🍾🥂

Selam olsun 😊🎈

Yorumlar


Post: Blog2_Post

Takip Et

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn

©2022 by hangipelin. Proudly created with Wix.com

bottom of page